Benzin Kokusu ve Unutulmuş Radyolar

Terk edilmiş bir benzinliğe vardım. Haritada görünmeyen, yolu gösteren tabelaların bile yıllar önce söküldüğü bir yerde. Yolun kıyısında solmuş boyalar, paslı pompalar, içi kırık bir cam ofis. Ön cephede, metalden bir levha hâlâ duvara asılıydı: “Kurallar herkes içindir.” Ama kimse kalmadığında kurallar da geçerliliğini yitirir. Pompa hortumları yere düşmüş, bazıları kıvrılmış, bazıları kopmuş. Zemin yosun tutmuş, her adımda ayakkabılarım zemine yapışıyor. Sanki burada zaman değil, ayakkabı eskiten bir ağırlaşma var havada.

İçeri girdiğimde, tozun dokunduğu her şey zamana karşı kaybetmiş gibiydi. Duvarlarda solmuş afişler, kırılmış raflar, köşede durup hiçbir yere bağlanmayan teller. Bir masanın üzerinde, kapağı olmayan bir radyo. Kabloyu elime aldım; ucu kopmuş, içindeki teller dışarı sarkıyor. Radyonun düğmesi yok ama hâlâ sanki ses taşıyormuş gibi ağırlığı var. Yanında başka bir radyo daha var, üst üste yığılmış dört-beş tane daha. Onlar da konuşmuyor ama hepsi anlatıyor.

Benzin kokusu her yeri sarmış. Ama bu yeni dökülmüş benzin değil. Bu yıllardır yüzeylere işlemiş, pasla karışmış bir koku. Kimine mide bulandırıcı gelebilir ama bana tanıdık. Bu koku çocukken büyük babamla gittiğim sanayiyi hatırlatıyor. Bir ustanın radyoyu açıp içinde dönen kabloları gösterdiği anı. Şimdi buradaki radyolar açılmıyor. Ama o çocukluk anısı, buranın içinde yankılanıyor.

Biten bir yer değil; yarım kalmış bir hikâyenin dekoru.

Masanın kenarında bir not defteri var. Sayfaları sararmış. Son sayfasında bir cümle yarım kalmış: “Bugün gelen…” Nokta bile koyulmamış. Kim geldi? Geldi mi gerçekten? Cümle bitmemiş ama anlamı güçlü. Bazen yarım kalan şeyler, tamamlanmış olanlardan daha fazla şey söyler. Bu benzinlik de öyle. Biten bir yer değil; yarım kalmış bir hikâyenin dekoru.

Arka odaya geçiyorum. Zeminde devrilmiş bir sandalye, yan duvarda askıda kalmış solmuş bir mont. Cebini yokluyorum, içinden paslı bir çakmak çıkıyor. Ateş almıyor ama elde tutulduğunda sıcaklık veriyor gibi. Bir zamanlar biri burada durmuş, montunu bırakmış, gitmiş. Belki dönmek üzere ayrılmıştı, ama dönememişti. Bu yerin her köşesi ihtimallerle dolu. Gerçekten yaşanmış mı, yoksa benim zihnim mi uyduruyor belli değil. Ama anlam burada: anlatının nereden geldiğinde değil, nasıl hissettirdiğinde.

Rafların arkasında büyükçe bir radyo daha buluyorum. Bu farklı. Ağır, kenarları metalden. Üzerinde “YOL 49” yazıyor. Frekans mı, kod mu, not mu? Bilmiyorum. Ama bu kelime ve sayı kombinasyonu, beynimin içinde bir kapı açıyor. Belki bir otobüs hattıydı, belki uzun yol radyosunun çağrı kodu. Ama burada artık sadece sessizlik var. Açmaya çalışıyorum, çalışmıyor. Ama kulağımı dayadığımda içinden bir uğultu geliyor gibi. Gerçek değil belki, ama hayal değil. Çünkü bu tür yerlerde gerçeklik duygusu çatlamış olur. Ne gördüğünle değil, ne hissettiğinle yaşarsın.

Ofisten çıkmadan önce kapının arkasına asılı, yırtılmış bir yol haritası dikkatimi çekiyor. Üzerindeki yollar artık işlemiyor. Bazıları tamamen silinmiş. Ama o silinen hatlar bile bir güzergâhın, bir ihtimalin izi. Haritalar yön gösterir, ama unutulmuş olanlar insanı yönsüzlüğe taşır. Ve yönsüzlük bazen en doğru varış hâlidir.

Benzinlikten çıkıyorum, ama elimdeki radyo hâlâ yanımda. Taşıması kolay ama hissi ağır. İşlevi yok ama anlamı var. Tıpkı bu yolculuk gibi. Nereye gittiğimi bilmiyorum, ama ne taşıdığımı artık daha iyi anlıyorum.

Yolun kıyısından yürümeye başladım. Arkamda kalan benzinliğin kokusu hâlâ burnumda. O ağır, metalik karışım rüzgârla birlikte ciğerime değil, belleğime doluyor. Elimdeki eski radyo sessiz. Ama o sessizlik artık bana ait. Sesin olmaması boşluk değil, bir derinlik hissi. Şehirde sessizlikten korkarsın, burada ise sessizlik sana bir şey anlatır.

Solda tabela yok. Ama yol var. Ve ben tabelasız olanı seçiyorum.

Yol çatlamış, kenarlarından otlar çıkmış. Asfaltın altından toprak sızıyor. Doğa, insan yapısını yutmaya çalışıyor gibi. Ve bu mücadele eşit değil. Çünkü burada zaman doğanın yanında. Şehirde her şey doğaya karşı hızla inşa edilir; burada ise doğa, sabırla geri alır. Bu düşünce zihnimde dönüp dururken bir noktada duruyorum. Karşıma bir yol ayrımı çıkıyor. Sağda yamuk bir tabela: “Şehir 46 km.” Solda tabela yok. Ama yol var. Ve ben tabelasız olanı seçiyorum.

Soldaki patika, önce çalılıkların arasından kıvrılıyor. Zemin yumuşak. Ayak izleri yok. Bu yolda biri yürümemiş uzun zamandır. Ama bu yol terk edilmiş değil. Hâlâ bir çağrı taşıyor. Her adımda üzerime bir geçmiş yağıyor sanki. Birinin yürümüşlüğü değil, bir şeyin eksikliğini duyuyorum. Bu yol, bir yere çıkmaz belki ama bir düşünceye ulaşabilir.

Bir noktada yol genişliyor. Ortada, çatlamış bir asfalt parçası üzerinde yarısı sökülmüş bir bank duruyor. Bankın üzerine oturuyorum. Elimdeki radyoyu açmaya çalışıyorum, tabii ki çalışmıyor. Ama bu deneme bile bir ritüel gibi geliyor. Radyoyu dinlemeye çalışmak, aslında kendini dinlemeye çalışmak gibi. İçinde ne olduğunu bilmediğim bir cihazı, yine içimde ne olduğunu bilmediğim bir hâlle eşliyorum. Bu paralellik bana huzur veriyor. Ne radyo açılıyor, ne ben çözülüyorum ama ikimiz de anlamlıyız.

Gözümün ucuyla bankın hemen arkasındaki bir metal levhayı fark ediyorum. Yere çakılmış, pas içinde ama üzerinde hâlâ okunabilen bir yazı var: “Buradan geçmeyenler, neyi kaçırdıklarını asla bilemezler.” Bir uyarı mı? Belki de bir itiraf. Bazen kaçırmak, farkında olmadan kurtulmaktır. Bu yol da bana öyle geliyor. Kaçırılmış, terk edilmiş ama bu hâliyle daha çok şey taşıyor.

Güneş eğilmeye başlıyor. Gölge uzuyor. Banktan kalkıyorum ve yolun kalanını yürümeye başlıyorum. Elimdeki radyo hâlâ sessiz ama artık içimde bir frekans var. Dışarıdan gelen hiçbir sinyal yok ama içimde yankılanan cümleler var. Yol uzuyor, gece yaklaşıyor. Ama ilk defa, nereye gittiğimden çok nasıl gittiğimle ilgileniyorum.

Patikanın sonunda terk edilmiş bir yapı çıkıyor karşıma. Ne bir ev, ne bir dükkân. Arada kalmış bir şey gibi. Duvarları çatlamış, çatısı eğilmiş, pencereleri tamamen kırılmış. Ama içeri bakınca hâlâ bir düzen seziliyor. İçeride bir masa, masa üstünde eski bir pikap. Yanında bir kutu: içinde karışık plaklar. Hepsi toz içinde, bazılarının kenarı çatlamış. Ama üzerindeki etiketler hâlâ okunuyor: 1974, 1982, 1991… Hepsi geçmişe açılan kapılar gibi.

İçeri giriyorum. Pikaba dokunuyorum. Kolunu kaldırıyorum, iğnesi hâlâ yerinde. Plaklardan birini çıkarıp dikkatlice takıyorum. Döndürmeye çalışıyorum ama mekanizma sert. Dönmüyor. Ama önemli değil. O anın kendisi yeterli. Çünkü burada niyet, işlevin yerini alıyor. Bir şeyi çalıştırmak değil, onunla temas etmek değerli oluyor. Plaktan yayılan o ince toz kokusu, içimde başka anıları uyandırıyor. Radyolar gibi, bu da konuşmuyor ama bir şey söylüyor.

Pencere kenarına geçiyorum. Dışarıda bir kamyon iskeleti var. Lastikleri patlamış, kasası çürümüş. Ama hâlâ bir duruşu var. O da zamanında bir şeyler taşımış. Şimdi hiçbir yere gitmiyor ama hâlâ bir ağırlığı var. Bu köy yolu boyunca gördüğüm her şey gibi. İşlevsiz ama anlamlı. Eskimiş ama etkili. Bu kamyonun içinde bir insan yok belki ama bir zamanlar içeride bağıran motorun sesi kulağımda yankılanıyor gibi.

Duvara yaslanıyorum. Gözüm kapalı. İçimde ne varsa yukarı çıkıyor. Şehirde bastırdığım her şey, burada çatlaklardan sızıyor. Bir dost yüzü, unutulmuş bir şarkı, aklıma bile gelmeyen bir hata. Bu yol, geçmişimi önüme sermiyor ama onunla barışmamı sağlıyor. Çünkü buradaki nesneler yargılamıyor. Radyolar, plaklar, kamyonlar… Hepsi sessiz tanıklar. Gördüklerini saklıyorlar ama konuşmuyorlar. Beni dinliyorlar, ben de onları.

Dışarı çıkıyorum. Gün iyice solmuş. Hava serinliyor. Adımlarım daha yavaş. Elimdeki radyo hâlâ benimle. Artık onunla konuşuyorum. “Sen çalışmıyorsun ama ben seni duyuyorum,” diyorum içimden. Belki de bu yolculuk, dış dünyanın sesinden kurtulup iç dünyamı duymak için gerekiyordu. Şehirde ses çoktur ama işitme yoktur. Burada ise ses yok ama duyma var. Radyo sessiz ama bana kulak kesilmiş gibi.

Sadece yol ve ben.

Yol ilerliyor. Giderek daha az şey kalıyor çevrede. Ne yapı, ne iz. Sadece yol ve ben. Bu sadeleşme korkutmuyor artık. Çünkü fazlalıktan arınmak, eksilmek değil; özüne yaklaşmak. Her adımda biraz daha hafifliyorum. Elimdeki radyo, sanki artık ağırlıksız. Taşımıyorum bile. O benimle birlikte yürüyor gibi. Aramızdaki ilişki değişmiş. Artık onun sahibi değilim; onunla eşit bir varlık gibiyim.

Uzakta yavaşça beliren bir ışık var. Belki başka bir yapı, belki bir ev, belki sadece akşam güneşi. Ama artık ne olduğunu merak etmiyorum. Çünkü bu yolculuğun amacı bir yere varmak değildi. Bu yürüyüş, kendi içimde yankılanmayan şeyleri dışarıda susturmak içindi. Ve bu sessizlik, hayatımda ilk kez bu kadar dolu.

Işık yaklaştıkça bir ev silueti netleşiyor. Duvarları çatlamış, penceresi yok ama hâlâ bir çatıya sahip. Kapısı aralık. İçeri giriyorum. Zemin toprak, ortada yanmış bir soba. Yanında bir sandık. Üzerine oturuyorum. Etrafta hiçbir hareket yok. Ama burada zaman durmuş değil; sadece kendi hızında ilerliyor. Şehirde dakikalar bile acele ederdi. Burada saat bile yok ama her şey zamanında.

Sandığın kapağını açıyorum. İçinde yıpranmış fotoğraflar, sararmış kartpostallar, birkaç boş kaset kutusu. Bir tanesinin üstünde kalemle yazılmış bir not: “Yolda dinlenir.” Kimin yazdığı belli değil. Ama o notu yazan biri bu kaseti bir yoldaş olarak görmüş. Şimdi ben de elimdeki radyoya o gözle bakıyorum. Çalışmasa da yanımda. Tıpkı eski bir dost gibi, konuşmasa bile suskunluğu huzur verir.

Evin dışında bir ağacın gölgesine oturuyorum. Hava tamamen karardı. Gökyüzü yıldızlarla dolu ama ses yok. Sanki bütün evren, bu sessizliği bozmamak için nefesini tutmuş. Elimdeki radyo artık sadece bir nesne değil. Onun içinde, bu yolculuğun tamamı birikmiş gibi. İlk adımımdan beri tuttuğum her düşünce, her kırık cümle, bu kutunun içinde dönüp duruyor. Belki bir gün biri onu bulacak. Ve içindeki sessizlikten kendi sesini çıkaracak.

Şehir ışıkları çok uzakta şimdi. Gözle görülmüyor ama hissediliyor. Orada hâlâ trafik var, hâlâ konuşmalar, bağırışlar, koşturmacalar. Ama burada sadece ben varım. Ve bu, eksiklik değil. Bu, doluluğun başka bir hâli. Birinin olmadığını fark etmek, onunla mecburen olmanın yükünden daha hafif.

Artık dönmeyi düşünmüyorum. Bu yol bir çizgi değil, bir çembermiş meğer. Dönüp dolaşıp kendime geldiğim bir güzergâh. Benzin kokusuyla başlayan bu yürüyüş, sessiz bir radyo ile son buluyor. Ama bu son, bir bitiş değil. Sadece başka bir ritme geçiş. Bazı yolculuklar haritaya çizilmez, sadece yaşanır. Bu da onlardan biri.

Radyoyu dizimin üstüne koyuyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Bu sessizlik artık dışarıdan gelen değil, içimde yer etmiş bir şey. Ve tam bu noktada anlıyorum: ben bu yola çıktığımda kayıp değildim. Sadece gereğinden fazla gürültünün içindeydim. Şimdi ise sessizliğin bana geri verdiği bir ben var. Eksik değil, tamam değil. Ama gerçek. Ve bu bana yeter.

 Ve eğer düşersek bu yolda söyleyecek sözümüz olsun ve eğer kalkarsak ayağa tekrar, bunu senin sayende yaptığımı bileyim!

Copyright © 2025 – Academic’N Roll Cyber Project –  2013 –

yoldaprojesi@proton.me