Kırık Neonların Altında: Şehirde Geceye Karışanlar

Gün, ağır ağır kabuğunu soyarken şehir başka bir tene bürünüyor. Gündüzün tutturduğu düzenli ritim gevşiyor, çizelgeler, toplantı notları, post-itlerde sıkışıp kalmış vaatler bir çekmeceye itilip üzeri kapatılıyor. İnsanlar iş binalarından akın akın çıkıyor ama kimse birbirinin yüzüne bakmıyor; herkesin bakışı ya bir ekranın ışığına ya da cebindeki anahtarlara saplanmış. Akşamın ilk rüzgârı köprü üstünde bir şerit gibi uzuyor; rüzgâr, denizden gelen tuzla karışık mazot kokusunu taşıyor ve o koku, şehrin arka ceplerinden sızıp ön yüzüne bulaşıyor. Trafiğin uğultusu bir süre hâlâ gündüzü savunuyor, sonra yavaş yavaş sesi kısılıyor; şehri kaplayan büyük uzatma kablosu çekiliyor sanki, sesler arka prizlere takılıyor. Güneş alçaldıkça, binaların gölgeleri birbirine değiyor; şehir, geceyi kendi içinde hazır ediyor.

Bir istasyon sokağında kebapçının tabelasındaki P harfi çoktan pes etmiş; kalmış “ark”. Arka sokakta pansiyonun L’si sayıklıyor; ışık titriyor, sönüyor, diriliyor, sönüyor. Işığın titremesiyle birlikte kaldırıma düşen gölgeler de titriyor. O titrek gölgelerin üzerinde insanlar yürüyor: elinde eve geç kaldığını anlatacak bir poşet taşıyan genç, yüzünde hiç uykusu yokmuş gibi görünen ama göz kapakları tartılsa gramajı ağır çıkacak kadın, direksiyon başına oturmakla yatak arasında bir karar vermek zorunda olduğunu bilen ama hiçbirine gönlü olmayan şoför. Neonu taklit eden kalp atışları var; hızlı, tereddütlü, kısa kesiklerle.

Yağmur akşamüstü kısa, ani ve sinirli yağmış; asfaltın üzerinde filmlerden kalma parlak izler bırakmış. Araba lastikleri suyu usulca yarıyor; farlar, su birikintilerine düşen iki sarı göz gibi titreyip kayboluyor. Bir motor kurye, montunun fermuarını yukarı çekiyor, telefonunu göğsüne bastırıyor, siparişin kapıya bırakılacağını söylüyor; sesi yorgun ama hızlı. Kaldırım kenarında bir kedi, ağzında taşıdığı yağlı kâğıdı yırtıp bir kemik arıyor; bulduğu şey sadece tuzlanmış bir koku, yine de bırakmıyor. Çöp konteynerinin yanından yükselen buhar, bir anlık sis perdesi çekiyor; o perde aralandığında sokak aynı, insanlar aynı, ancak yüzlerin rengi bir ton değişmiş gibi.

Biri, “yarın” kelimesini ağzında yuvarlıyor, sanki taş çevirir gibi.

Barların kapıları açılıyor. İçeriden bir gitarın akordu sızıyor, bir mikrofonun “s” harflerinde ıslıkla tıslayan sesi dışarıya taşıyor. Kapıda duran görevli, bileklik uzatıyor; içeri giren her bilek birer hikâyenin bileği. Masaların birinde iki kişi fısıltıyla anlaşmaya çalışıyor, bir başka masada zaten anlaşamamanın ağırlığı bardakların dibine vuruyor. Duman yasak ama duman yasaklara pek aldırmıyor; içeriye bir şekilde sızıyor, önce ışığın çevresine, sonra insanların saçlarına dolanıyor. O duman, gecenin kendini belli etme biçimi; bir şeye dönüşmeden önce havada bir süre oyalanıyor.

İstasyona yakın köprü ayaklarında, gündüz iş bulamamış üç kişi bir bira şişesini elden ele dolaştırıyor. Şişenin ağzı paslı değil ama pas kokusu bir şekilde boğazlarına karışıyor; belki metal korkuluklardan, belki günün birikmiş gıcıklığından. Biri, “yarın” kelimesini ağzında yuvarlıyor, sanki taş çevirir gibi. Yarın burada hep aynı renge boyanıyor: biraz daha soluk, biraz daha yavaş, biraz daha dar. Onların yanında, kulaklarında parlak kulaklıklar olan gençler geçiyor, ayakları hızla bir ritmi takip ediyor; ritim, sokağın taşlarına vurup geri sekince gece bir oyun alanına dönüşüyor. Bir arabanın içinden kısa bir kahkaha, bir motorun boğuk homurtusuna karışıyor.

Arka sokakların haritası herkesin cebinde farklı çizilmiş. Kimisi kestirmeyi biliyor, kimisi bilmediğini bildiği için ana caddeden sapmıyor. Ama gece olunca her harita biraz daha yamuluyor. Çünkü tabelaların bazıları sönük, çünkü kaldırım taşlarının çizgileri ıslak, çünkü adımlar başka bir ritmin peşinden gidiyor. Bir kapının önünde bekleyen genç kadın, telefon ekranındaki mavi noktaya bakıyor: sen buradasın. Ama “buradasın” dediği yer, aslında “burası mısın” diye soruyor. Beklediği kişi, bekleyeceği saati unutan bir şehir gibi gecikiyor; kadın çantasındaki küçük aynayı çıkarıp saçını düzeltiyor, aynada kendi yüzünden önce neonun kırmızı lekesi görünür oluyor.

Bir taksi duruyor, kapıdan bir çift iniyor. Adamın adımları ağır, kadının topukları hızlı; birlikte yürüdüklerinde sesleri ikisinin arasında bir metronom kuruyor. Köşedeki büfeden çay alıyorlar; kâğıt bardakların kapağı buharla buğulanıyor, şeker karıştırıldıkça plastik kaşık ince bir tıkırtı çıkarıyor. Bütün bu küçük sesler, gecenin cümle sonları; nokta koyuyor, bir sonrakini bekliyor. Büfeci, bir yandan çay dolduruyor, bir yandan televizyonun en kısık sesine bakıyor; ekranda bir maçın özet görüntüleri dönüyor, goller tekrar ediyor, tekrar ederken anlamını kaybedip sadece görüntü kalıyor.

Yokuşun başında bir apartmanın zili bozuk. Zil çalınmıyor, mesaj atılıyor; “geldim” yazıyor. Kapı açılmıyor, pencere aralanıyor; “kim o?” sorusu eski bir tiyatro provası gibi duvara çarpıp geri dönüyor. İçeriden yayılan yemek kokusu merdiven boşluğuna doluyor; soğanın yağı hafifçe şekerlenmiş, tavanın kenarında birikmiş çıtır parçalar var gibi. Kapı nihayet açılıyor, içeri giren kişi ayakkabılarını çıkarıyor, çoraplarının altı ıslak; şehir, insanların ayaklarından içeri kadar giriyor. Mat bir zil sesi, başka bir dairenin eşiğini yokluyor; gecenin içinde küçük yankılar dolaşıyor.

Ben yürümeye devam ediyorum; kaldırımın çatlakları arasında ince otlar, plastik mantar gibi kafasını kaldırmış sigara izmaritleri, yarım yamalak çizilmiş ok işaretleri. Bir köşe başında duvarda bir yazı: “Buradan geçmek mecburi değildir.” Mecburi olmayan her şeyin çekiciliği var; insan, yasaklı olana değil, mecburi olmayana meylediyor sanki. Adımlarımın yanında bir gölge daha yürüyor; benim gölgem. Neonlar gölgemi uzatıyor, kısaltıyor, ikiye bölüyor. İnsan kendi gölgesine her zaman güvenemiyor; gölge, ışığın yalanını hemen açık ediyor.

Bir ara sokakta, yerde kire bulanan bir çocuk topu görüyorum; kimse sahiplenmemiş. Topun üstündeki çizgiler silinmiş, bir köşesi soyulmuş. Bir tekme görse yine yuvarlanacak ama onu tekmeleyecek ayaklar başka oyunlara çağrılmış. O top, gündüzün bir türlü bitmeyen teneffüsünü hatırlatıyor; o teneffüs, artık sadece bir yan sokakta unutulmuş bir eşya. Biraz ileride bir seyyar satıcı, mısır kazanının kapağını aralıyor; buhar, gecenin alnına yazı yazıyor. “Sıcak” yazıyor; sonra hemen siliniyor. Konuşmadan bir mısır alıyorum; bozuk para avucumda metal bir ay tanesi gibi parlıyor.

Gecenin dili, duyana açık. Bir yerden bir kapı kapanır, başka bir yerde bir pencere açılır; aşağıdan gelen kahkaha yukarıdaki sessizliği bozmaz, sadece yanından geçer. Uzakta bir ambulans sireni, sonra daha uzakta bir motosiklet homurtusu, sonra beklenmedik bir kuş sesi. Şehir, hayvanlarına bile gece tarifesi uyguluyor; sesler değişiyor, göçleri tersine dönüyor, yolları uzuyor. Bir köprü altından geçerken grafitilerin renkleri neonla karışıyor; “burada biri geçti” diyen imzalar var. İmza dediğin şey, var olduğuna dair küçük bir iddia; neon, o iddiayı duvara bir süreliğine mühürlüyor.

herkesin gözü sende ama kimse yanında değil.

Bir çöp konteynerinin yanında duran genç, ellerini cebine sokmuş; ceketin fermuarı bitmek bilmez bir çizgi. Yanına yanaşan biri var; göz göze gelmiyorlar. Fısıltı diye bir şeye ihtiyaç yok, çünkü şehir zaten araya yeterince ses koyuyor. Onları izlemek değil, fark etmek bile görgüsüzlük gibi; yine de bakış, insanın iradesinden hızlı. Bir poşet değişiyor eller arasında. İçindekinin ne olduğu merak değil, sonuç; ama sonuç burada hemen ortaya çıkmıyor. Gece, sonuçları erteliyor; sabah onlara “olay” diyor. Gazetelerin puntolarında büyüyen şey, bu sokakta küçücük bir el hareketiydi.

Sahilin biraz iç tarafında, eski bir pasajın ışıkları açık. Dükkânların yarısı kapalı, kalan yarısı “ben de kapanacağım” diyor ama kapanmamak için bir bahane buluyor: “müşteri var”, “hesap kapanmadı”, “arkadaş bekliyorum”. İçeride, rafa dizili kaset kutuları toz kokuyor. Kapaklarda solmuş yüzler, saçlarına jöle sürmüş, gözlerine siyah kalem çekmiş bir eski zaman kitlesi. Tezgâhtar genç, liste yapıyor: hangi albüm hangi rafta, hangi CD’nin iç kapağı kayıp, hangisinin kutusu çatlak. Pencereden içeri sızan neon, disklerin şeffaf yüzeyinde ufak bir gezinti yapıp çıkıyor.

Bir kahvehane, sessiz. Televizyonda açık kalan maç özetine bakan iki kişi artık skorla ilgilenmiyor; biri, “kaleci yalnızdır” diye bir cümle söylüyor, sonra çayından bir yudum alıyor. Kalecinin yalnızlığı, şehrin gecesine benziyor: herkesin gözü sende ama kimse yanında değil. O cümleyi cebime koyuyorum, çünkü bu şehirde işe yarayacak cümleler cepte taşınır. Kimseye yüksek sesle söylenmez, çünkü yüksek ses, cümleyi tüketir. Gece, fısıltıyla anlaşılmak ister.

Yol boyu ilerledikçe, binaların arkalarına saklanmış atık bahçelerinden rüzgâr geçiyor; naylon poşetler tel çitlere takılıp bayrak gibi sallanıyor. İnsanın bayrağı bile bazen rastgele bir poşet; renkler soluk, şekil belirsiz, yine de bir yere ait hissi veriyor. Ait olmak, gece için zor bir fiil. Gece, aitliği çıkarıp cebinde buruşturuyor; yerine “denk gelmek” fiilini koyuyor. Burada herkes, her şeye denk geliyor: kör bir köşeye, yarım bir şarkıya, gecikmiş bir otobüse, aniden hızlanan bir kalbe.

Sonra saat bir yeri vuruyor: kimin telefonunda 23:47, kimin duvar saatinde 00:12, kimin kolunda hiç yok. Saat dediğin şey, gece boyunca anlaşmaya varamadığımız bir toplantı aracı. Yine de ritim var; ritmi çıkaran şey, insanların birlikte yürüyüşü. Bir anda yağmur yeniden başlıyor. Bu kez usul usul değil; sert ve dürüst. Kaldırım taşlarının arası doluyor, mazgallar öksürüyor, saçakların altına insanlar sığınıyor. Yanaştığım bir pasaj kapısında üç kişiyle omuz omuza bekliyorum; kimse kimseye bakmıyor, yine de herkes birbirini görüyor. Islanan saçlar alınlara yapışıyor, montların kolları karanlıkta bir kat daha koyulaşıyor.

Köşe başında sarı bir taksi bekliyor; şoförün gözleri uyku ile uyanıklık arasında kapanıp açılıyor. Camı tıklatmakla tıklatmamak arasında kalıyorum; şehirde kararlar böyle küçük şeylerde tekliyor. Tıklatırsam başka bir hikâyeye bineceğim, tıklatmazsam bu kaldırımın kaderinde kalacağım. Tıklatmıyorum. Yürümek, bu gece için daha dürüst bir ulaşım biçimi. Yol, ayağımın altına seriliyor; çukurlar, yamalar, kırık dökük taşlar. Düşmemek için dikkat kesildiğim her adım, etraftan bir ayrıntı çalıyor: bir pencerenin önünde unutulmuş saksı, bir kapının menteşesindeki yağsız inilti, bir duvarda sıva altından fışkıran pas.

Bir apartmanın girişinde bekleyen iki genç yüksek sesle tartışıyor; müzik türleri üzerinden kavga etmek dünyanın en zararsız şiddeti. Biri ritimden, biri sözden yana. “Söz kurtarır” diyor biri. “Ritim yürütür” diyor öteki. Ben ikisine de hak veriyorum; söz, geceyi anlatır; ritim, geceyi yaşatır. Biraz ötede, saçları yeni kısaltılmış bir çocuk telefon ekranında bir harita gezdiriyor; gitmek istediği yerle gittiği yer arasındaki mesafe büyüdükçe parmağının hızlandığını görüyorum. Harita, insanın sabrını ölçen sessiz bir cihaz gibi; büyüdükçe uzak, küçüldükçe kayıp.

Saat ilerliyor, neonlar hâlâ yanıyor; bazıları yorulmuş, bazıları inatçı. Bir dükkân sahibi, kepenkleri indirirken içeriye son kez bakıyor; dükkân dediğin şey, sahibinin gözü açıkken anlamlı. Kepenk inince eşya kendi başına kalıyor; raflar gece boyunca birbirini dinliyor. Bir parfüm şişesi, bir defterin kapağına yaklaşıyor; camda kısık bir tın sesi, kartonda boğuk bir karşılık. Şehir, nesnelerine bile konuşma alışkanlığı kazandırmış; çünkü insan çok konuşuyor, ses duvarları aşındırıyor, eşyalar da sıraya girip pay alıyor.

Gün doğumuna bir şey kalmamışken, sahile iniyorum. Suyun yüzünde şehir ışıkları uzun çizgilere dönüşmüş; sanki birileri üst üste yazı yazmış da harfler birbirine karışmış. Bir balıkçı teknesi, motorunu hafifçe dürtüyor; su, yana doğru açılıyor, sonra yeniden kapanıyor. Kıyıda oturan bir adam, termos kapağını çeviriyor; buhar, bu kez denizin üstünde dağılıp gidiyor. Ona selam veriyorum; o, içmeden önce kapağı elinde tutuyor, selamı havada tartıyor, sonra başıyla geri veriyor. Gece, insanları bonkör değil ama dikkatli yapıyor.

O an, gündüzden kalma bir yanılsama gibi;

Şehrin bu saatlerinde, kimliğini hatırlamayanlar daha rahat. Çünkü kimlik sorulmaz; adın, soyadın, kaç yılında doğduğun, hangi ilçede oturduğun, hangi okulu bitirdiğin—bunların hepsi sabaha ait. Gece, “şimdi misin?” diye sorar. Ben “şimdi”yim, sen de “şimdi”sin; o hâlde aynı masadayız, aynı banktayız, aynı gölgede dikildik. Aynı gölgede dikilmenin kardeşliğini keşfetmiş gibi duruyoruz; kardeşlik bazen iki yabancının aynı yağmurun altında sigarayı paylaşması kadar kısa ve güvenilir.

İleride bir minibüs durağı. Birkaç kişi, ellerinde fileler, yüzlerinde aynı bekleyiş. Minibüs gecikiyor; gecikmek geceye yakışıyor. Bekleyenlerden biri elindeki fileyi yere bırakıyor; içinden bir domates yuvarlanıp kaldırıma hafifçe çarpıyor, kırılmıyor, sadece kabuğunda cümle gibi bir çizik açılıyor. Domatesi geri alıyor, üflüyor, sanki tozu toprak sözcüklerle silinecek. O an, gündüzden kalma bir yanılsama gibi; temizlemek, düzeltmek, toparlamak. Gece bunları vaat etmez; gece, sadece “devam” der. Domatesin kırmızısı neonun kırmızısına karışıyor; iki kırmızı, iki ayrı karanlığın alfabesi.

Bir pasajın üst katında küçük bir fotoğraf stüdyosu ışıklarını kapatmamış. İçeri bakınca, arka fonda gökyüzü mavisi bir rulo, önünde tek başına bırakılmış bir tabure. Yanında eski bir tripod, üzerinde bant izleri. Fotoğrafçı belli ki evine gitmek için acele etmiş; ya da belki birazdan dönecek, bir şey unuttu. İçeri girmiyorum; camın dışından “varlığını” çekiyorum. Bazı yerlerin fotoğrafını çekmeye gerek yok; kendini zaten çeken bir ışığı var. Neon, o ışığın sabırsız kuzeni. İkisinin kavgası camda seyrediliyor; biri parlaklığıyla ısrar ediyor, öteki sabrıyla. Işıklar birbirine ters bakıyor, ben arada kalıp ikisini de seviyorum.

 Ve eğer düşersek bu yolda söyleyecek sözümüz olsun ve eğer kalkarsak ayağa tekrar, bunu senin sayende yaptığımı bileyim!

Copyright © 2025 – Academic’N Roll Cyber Project –  2013 –

yoldaprojesi@proton.me