gömleğimi sarhoş bir şair gibi çıkarıp okuma gözlüğümü takıyorum, sonra masaya oturup kime söylesem üzüleceği şeyleri düşünmeye başlıyorum, gözlerimi diktiğim yeri görmeden dakikalarca pencereden dışarıyı izliyor ve okuma gözlüğünü ise kitap okurken değil, yalnızca düşünmek istediğim zamanlar takıyorum, çünkü o gözlerimdeyken asla uzun süre kırpmadığımdan sulanan gözlerim sulanmıyor, dakikalarca dalıp gidiyorum zihnime, vana niyetine kullanıyorum yani kendisini, neyse, taşınmaz hislerim var farkındayım, onlarla oturup ağlıyoruz bazen, ama çoğunlukla yalansız bir şekilde karşılıklı susuyoruz hepsiyle, ağzımın içi karanfil kokuyor ve bu bana kırlangıçları falan hatırlatıyor, somut şeylerden kaçıyorum, ısrarla kendi ağzımın içindeki karanfil kokusunu yutkunarak kokluyorum, yalnız bu sefer ki melankoliye koştuğum sahneler eşyalardan geçiyor, yıllar önce üstünde otururken kahkahalarla güldüğüm bir kanepeye gidiyorum, jimmi hendrix gecelerinden biri, aslında güzel yemek tarifleri biliyorum, mesela çok iyi perde asarım, sonraa hangi şehre gitsem en fazla bir gün içerisinde oralı olurum, peşin ödemeye inanırım, dolunay katiyen ilgimi çekmez, ne zaman bir lunaparka girsem apar topar orada büyük bir yangının çıktığını hayal ederim, herhangi bir bahçeye kış bahçesi diyen hiç kimseden hazzetmem, taşıtlar arasındaki en şerefli araç trenlerdir, samansarısı kadın teninde daha güzel durur, şayet her boku tasvir edeceksek, yani melun çocukluğumdan bahsetmek isterim, bu tıpkı çok konuşmak için sürekli çabalayan hem sarhoş, hem de dilsiz bir adamın anlatmaya çalıştığı ay ışığı sonatına benziyor, imkansız bir siluet, etinde kişneyip duran bir kan sızıntısı, yazdan kalma götü başı dağılmış bir beach club şarkısı, ayrıca bütün yorgunluklar talihsiz falan da değildir, yalnızca az yeşillik tüketiyorsun, aklıma gelmişken ne demiş büyük şair Walt Whitman abimiz “ellerimi üzerine kapatıyorum ve böylece benim şiirim oluyorsun”
bir heykel leşi, istemsizce unuttuğum adreslerin önünden geçiyorum bazen rüyalarımda, provokatör bir gül bahçesine diz çöküyorum ve alkış sesleri arasında kapatıyorum gözkapaklarımı, hüzünlü değil, bilakis kıpırtılı bir heyecan var eşkiyalığımda, ipek kumaşından mektuplar yazıyorum, saplanacak yer arayan her bıçağa açtığım gibi açıyorum sırtımı, tutkuyla sarılıyor ve gözbebeklerimde patlıyor aşkın zulası, mumlar yiyorum, kahramanlar kusuyorum, üzerine sigara basılmış yastıklar adına uçukluyor dudağım, sesine karışıyor sesim, bir nehrin denize döküldüğü gibi mütevazi, sefilliğimden tanıyorum bu sırrı tutacağımı, ne ben bir rüya gördüm, ne de ağzımda karanfil tadı, serseriğini seyrediyorum yağmurun camımdaki
ne tuhaf, bir fotoğraftan söküldüm az önce
aykut akgül