Sabah telefon çalıyor; arayan “Bilinmeyen Numara” değil, ekranın ortasında tek kelime: “Şehir.” Açıyorum. “Bugün biraz geç kal,” diyor, “sana gösterecek bir sesim var.” Pencereyi aralıyorum; içerideki saat tik tak demiyor, dışarıdaki gölge tık tık kapıyı çalıyor. Kahve hem soğuyor hem ısınıyor; zamana iki farklı bardak verilmiş gibi.
Sokağa çıkınca adımlarımı biri sayıyor; kaldırım taşları yanık bir metronomla ölçüyor günün ritmini. Simitçinin tezgâhına iki fazla susam düşüyor ve yerde “tesadüf” yazıyorlar, okununca dağılan harfler. Bir kedinin gölgesi benden önce dönüyor köşeyi; ben ardından dönünce duvarda silik bir yazı görüyorum: “Buradan en az iki kez geçtin.” Yazının altına imza atmak istiyorum ama kalem, cebimdeki yokluk.
Öğleye doğru şehir tekrar arıyor: “Duydun mu?” Kulağımı sokaklara yaslıyorum; asfaltın altından ince bir mırıltı yükseliyor, boruların ve kabloların arasından geçen bir cümle: “Seni ekledim.” Nereye? Rehbere mi, haritaya mı, yoksa dünle yarın arasındaki bekleme listesine mi? Kulak kesildikçe dilim susuyor; suskunluğun içinde yeni bir alfabe toplanıyor.
Akşamüstü, zile bu kez ben basıyorum; şehri arıyorum: “Aç,” diyorum, “sana bir cümle bıraktım.” Telefonun diğer ucunda bir kapı gıcırtısı duyuluyor; ardından aynı ses: “Geç kalmaya devam et, bazı sesler sadece geçe yetişir.” Gülümseyip telefonu kapatıyorum. Kulağımda bir yankı, cebimde boş bir kalem: ikisi de yazmaya hazır.