BİR İSTASYONDA 17 SAAT

Saatin kaç olduğunun önemi yoktu. İstasyonda saat duralı çok olmuştu. Sadece duvarda asılı, akrebi düşmüş bir çember vardı. Dakika ibresi tek bir noktada titreyerek donmuştu. Ama o oradaydı. Oturduğu bankın tahtası çürümüş, demiri pas tutmuştu. Yine de kalkmadı. Çünkü kalkmak bir karar, bir yön, bir gidişti. O ise sadece kalıyordu.

Tren geçmedi. Ne ses, ne raylarda titreşim. Sadece uzaklardan gelen bir kuş sesi, sonra rüzgârın taşıdığı paslı tabela gıcırtısı. Bazen bir yaprak düşüyordu rayların arasına. O kadar. Yavaşlık bile hızını kaybetmişti burada.

Yanında bir bavul vardı. Açılmamış. Açmayı da düşünmedi. İçindekiler onunla aynı kaderi paylaşıyordu: beklemek. Bavul da onun gibi hiç kalkmayacak bir şeyin yanına bırakılmıştı. Belki hiç gidilmeyecek bir yer için hazırlanmıştı. Belki de sadece ağırlıktı.

17 saattir oradaydı. Belki daha uzun. Ama o saymayı saatlerle yapmıyordu. Rayların arasına kaç yaprak düştüyse, kaç karınca geçtiyse, kaç nefes verdiğini sayabildiyse — işte o kadar süreydi. Zaman artık anılarla değil, göz kırpmayan bir bakışla ölçülüyordu.

İstasyonun duvarlarında çatlaklar vardı. Her biri başka bir hikâyeydi. İçinden yıllar akmış, ama kimse onları duymamıştı. Bu çatlaklar konuşuyordu ama insan sesiyle değil. Çöküşün diliyle. Unutulmuşluk, soyulmuş boya tabakalarında yankılanıyordu.

Bir adam geçti karşıdan. Göz göze geldiler. Adamın gözlerinde telaş, onun gözlerinde boşluk vardı. İstasyondan geçen herkes aceleyle yürüyordu. Ama kimse durmuyordu. Çünkü durmak, fark etmekti. Fark etmek, içinde kalmak demekti. O bunu yapıyordu. Diğerleri kaçıyordu.

Bir çaycı geldi. Plastik bardakta ılık bir çay bıraktı. Para istemedi. O da konuşmadı. Sessizlik burada bir ödeme biçimiydi. İki insan birbirine hiç bakmadan, aynı bekleyişin içinde eriyebiliyordu. Çayın buharı, sabahın ilk nefesi gibiydi. Ama sabah olmamıştı. Olmayacaktı.

Bir kadının ayak sesleri duyuldu. Topuklar betonla temas etti. Kadın durmadı. Parfümü geldi, geçti. O kokuda bir şehir vardı. Gürültü, ışık, alışveriş çantaları, telefon ekranları… Kadın geçince o şehir de gitti. İstasyon yine kendi gri yalnızlığına büründü.

Bazen yönsüzlük, en doğru yön olur.


Raylara baktı uzun uzun. Boşluklarla doluydu. Üstünden geçmeyen demir tekerlekler, içinden geçmeyen sesler vardı. Raylar birer kesikti. Uzayıp gidiyordu ama hiçbir yere ulaşmıyordu. Bazen yönsüzlük, en doğru yön olur. O da bu rayların sonsuzluğunda bir iz olmayı seçmişti.

Bankın köşesi dizine battı. Kımıldamadı. Çünkü bazen bedenin acısı, zihnin sessizliğine iyi gelir. Kan dolaşımı yavaşladı. Parmakları uyuştu. Ama bu, bir kayıp değil, bir arınmaydı. Duyular sustuğunda, düşünceler netleşir.

Gökyüzü değişti. Ne renk oldu ne karardı. Sadece yer değiştirdi. Bulutlar ağır ağır aktı. Ama bu hareket bile gürültü yaratmadı. Her şey bir film sahnesi gibiydi. Dondurulmuş ama canlı. Donmuş ama içten içe akan bir zaman şeridi.

Bir kedi geldi yanına. Onun da adresi yoktu. Sırtını sürttü, mırıldandı. Sonra raylara doğru yürüdü. Bir süre durdu. Ardından gözden kayboldu. Kediler de bazen tren gibi geçer. Gidişleri sessiz, ama izleri derindir.

17 saat geçmişti ya da belki çok daha fazla. Ama o hâlâ oradaydı. Çünkü bazı duraklar, varmak için değil, kalmak içindir. Ve bazı insanlar, gitmeyi unutur. Beklemek onların son hali olur.

Bir düdük sesi… Yanılsama mıydı? Belki de gerçekten bir tren yaklaşıyordu. Ama o bakmadı. Çünkü bekleyen biri, bazen gelişe bakmaz. Onun bakışı, gidenlere ayarlıdır. Ve o, çok şeyin gidişini görmüş bir istasyondu artık.

Ve saat hâlâ durmuştu. 
Çünkü bazı zamanlar, sadece içimizde ilerler.

O, hâlâ oradaydı. 
İstasyonda. 
Bir insanın en çok kendine geç kaldığı yerde.

Zamanın dökülüp çatlaklardan aktığı bir çukur.


Tren gelmedi. Düdük sesi yoktu. Raylarda ne titreşim ne de uzaklaşan bir gölge. İnsanların, kentlerin ve caddelerin saatlerine göre çalışan dünyadan tamamen kopmuş bir yerdi burası. İstasyon değil, bir unutulmuşluk alanıydı. Zamanın dökülüp çatlaklardan aktığı bir çukur.

Bankta uyuyakaldı mı bilmiyordu. Uyandıysa da gözlerini açmamıştı. Çünkü bazen uyanmak için göz açmak yetmez. Gözlerinle birlikte kalbinin de açılması gerekir. Oysa onun kalbi, raylardaki bir boş tren vagonu gibiydi. Ses çıkarmaz, ama her sarsıntıda içinden bir gıcırtı yükselirdi.

Yanına bir kâğıt düştü. Rüzgâr getirmişti. Üzerinde yazı yoktu. Boştu. Ama uzun süre baktı o boşluğa. Çünkü yazılmamış kelimeler, bazen yazılanlardan daha çok şey anlatır. Herkesin içinde kalan bir cümle vardır. Ve bazen bu cümle, sadece düşen bir kâğıtta tamamlanır.

Birkaç çocuk geçti uzaktan. Kahkaha atıyorlardı. Oyuna dalmışlardı. O çocuk seslerinin neşesi bile istasyonun havasına değemedi. Hemen dağıldı, silindi. Çünkü burada kahkaha kalmazdı. Burası sessizliği saklardı, sesi değil.

Bir görevli geldi. “Bir şey mi bekliyorsunuz?” diye sordu. Başını sağa sola salladı. Cevap vermedi. Çünkü bazı sorular cevapsız kalmalıdır. Beklemek bazen bir şey için değil, bir şey olmamak içindir. O artık bir yolcu değildi. Ne varacağı bir şehir, ne de yol alacağı bir tren vardı.

Görevli uzaklaştı. Kimse ısrarcı olmadı. Çünkü bazı yüzler, başka bir iklimde yaşar. Onlara dokunmak, dokunmadan tanımak gerekir. Ve kimse tanımak istemedi. Bu da bir çeşit saygıydı.

Gün batımına dönerken gölgeler uzadı. Uzun gölgelerin insanı daha yalnız hissettirdiği bir gerçekti. Ama o yalnızlıktan şikâyetçi değildi. Yalnızlık, bir çukur değil, bir arınmaydı onun için. Her geçen saat, onu biraz daha az dünyaya ait kılıyordu.

Bir adam durdu az ötede. Elinde eski bir bavul. Ona baktı. Göz göze geldiler. Adamın gözlerinde tanıdık bir şey vardı: belirsizlik. Kısa bir baş selamı verdiler. Adam da banklardan birine oturdu. Aralarında bir mesafe vardı. Ama o mesafe konuşkandı. Her şeyi anlatıyordu.

O adamla hiçbir kelime konuşmadılar. Ama ikisi de aynı şeyi hissediyordu: burada zamanın, yönün ve anlamın olmadığı bir yerde bir aradalardı. Belki farklı nedenlerle gelmişlerdi. Ama aynı durağın parçası olmuşlardı. Ve bu paylaşımsız birliktelik, her şeyden daha sağlamdı.

Gökyüzü kararınca yıldızlar göründü. Çünkü istasyon ışıklarla aydınlanmamıştı. Burada karanlık da sessizlik gibi yaşanırdı. Ne ürkütücü ne sıcak. Sadece oradaydı. Karanlık, bir örtü gibi üzerlerine düştü. Ve sessizliğin üzerine yeni bir katman ekledi.

Raylara bakan gözler artık düşünmüyordu. Zihin durduğu zaman, bazen hayat başlar. Bazen de orada sona erer. Hangisi olduğunu kimse bilmez. Ama o an bir eşikti. Ve o eşikte duruyordu. Ne ileri ne geri. Sadece orada.

Bir an için, her şeyin bu şekilde devam edeceğini düşündü. Sabah gelmeyecek, tren geçmeyecek, saat çalışmayacak. Belki bu iyiydi. Çünkü bazen bitiş değil, durağanlık insana en çok huzuru getirir. Bir sabitliğin içinde çözülmek, dağılmaktan daha şefkatlidir.

Yanındaki adam kalktı. Bavulunu aldı. Bakmadan yürüdü. O da bakmadı. Çünkü bu hikâyede veda yoktu. Veda bir sonu işaret ederdi. Oysa burası, sonların yaşanmadığı bir yerdi. Sadece geçişlerin.

…bekleyiş bir iz bırakır.


Yalnız kaldı. Ama artık yalnızlık tanıdık bir ses gibiydi. Kendi soluğu dışında hiçbir şeyi duymuyordu. Ve bu da yetiyordu. Soluk varsa, beklemek devam eder. Soluk kesilince bile, bekleyiş bir iz bırakır. Raylarda değil, banklarda değil. İçeride, gözlerin ardında.

Göz kapakları ağırlaştı. Ama uyumadı. Sadece kapanmak istediler. Rüyaya değil, boşluğa geçmek için. Çünkü artık hayal kurulacak bir şey yoktu. Hayalsizlik, bu istasyonun en kalıcı yolcusuydu.

Ve belki bir gün, bir tren gelir. Belki o tren bir yere götürmez. Ama olur da durursa… o zaman belki sadece bir göz göze geliş yeter. Bir işaret. Bir omuz. Ya da hiçbiri.

Çünkü bazı trenler gelmez. 
Ve bazı insanlar, 
hiçbir yere varmasa da, 
tüm hayatını bir istasyonda geçirir.

O hâlâ oradaydı. 
Ve bu, hiçbir şey olmamasına rağmen, 
her şeyin başlangıcıydı.


Zamanla, bankın tahtaları ona bir yatak gibi gelmeye başladı. Ne yumuşaktı ne de sıcak. Ama tanıdıktı. Tanıdıklık, bazen her şeyin yerini alır. İnsan yeterince uzun süre aynı yerde kalırsa, orası ona sahip olmaya başlar. O istasyon artık onundu. Ya da o, istasyonun.

Bir ara gözlerini araladı. Ne sabah olmuştu ne gece tamamen gitmişti. Arada kalmış bir saat. O saatlerde zamanla ilgili hiçbir fikir doğmaz. Ne ileriye dair umut, ne geçmişe dair pişmanlık. Sadece varoluşun çıplak hali. O hâlde kalmak kolay değil. Ama alışınca insan başka türlü olamıyor.

Bir adam daha geldi. Onun gibi oturdu. Bavulu vardı. Elinde kitap. Ama okumuyordu. Sadece sayfalara bakıyordu. Kitap açılmıştı ama içindeki kelimeler istasyonun sessizliğinde boğulmuştu. İki adam karşılıklı oturmadı. Ama aralarındaki mesafe yine konuşuyordu. Bu tür yerlerde kelime yoktur. Sadece bakışlar, duruşlar ve zamanın bedene işleyişi vardır.

Bir süre sonra adam kalktı, kitabı unuttu. O ise kalkmadı. Kitaba da dokunmadı. Çünkü bu istasyonun kurallarından biri de şuydu: Herkes yalnız gelir, yalnız gider. Geride ne kalırsa kalsın, kimse ona sahip çıkmaz. Her şey sessizce yok olmaya bırakılır.

Bir kadın çocuğuyla peronda yürüyordu. Çocuk raylara bakıyor, annesine sorular soruyordu. “Tren ne zaman gelir?” Kadın cevap vermedi. Belki bilmiyordu, belki de çocuğun hayal kurmasına izin veriyordu. Bazen sessizlik, merakı öldürmez; büyütür.

Çocuk bir taş aldı yerden. Raylara attı. Taş, metalin üstünde dönerek bir ses çıkardı. Kısa, yankılı, ince. O ses, her şeyin arasında en gerçek şeydi. O an düşündü: Belki de istasyonun tek işlevi bu sesleri üretmekti artık. Trenler değil, düşen taşlar. Yolculuk değil, yankılar.

Gözleri yandı. Ama yaş gelmedi. Bu gözyaşı değil, sadece gözlerin fazla bakmaktan kurumasıydı. İnsan ağlamadığı zaman da içinden sönmeye başlayabiliyordu. O sessizce kuruyordu. Dışarıdan bakıldığında dimdik duran, ama içten içe çöken bir yapı gibi.

Bir görevli tekrar geçti. Bu kez hiç sormadı. Sadece başıyla selam verdi. Tanımıştı artık. Onu sorgulamak değil, onun varlığına saygı göstermek gerekiyordu. Çünkü her istasyonun kalıcı bir hayaleti olur. Burasınınki o olmuştu.

Gece yine bastırdı. Ama karanlık, ilk günkü gibi değildi. Daha alışılmış, daha tanıdık. Ve bu tanıdıklık ürkütücü değil, kabulleniciydi. İnsan karanlığa alışınca, ışığı unutmaz ama onu beklemeyi bırakır.

Gecenin içinden geçen ince bir tren sesi duyuldu. Gerçek mi, hayal mi… bilemedi. Ama bakmadı. Çünkü bazı trenlerin geçmesini izlemek bile gerekmez. O trenler, içimizden geçer. Bizi bir yerden bir yere taşımaz. Ama içimizde bir kapı açar. Ve bazen yalnızca bu yeter.

Bankta doğruldu. Sırtı ağrımıştı ama umursamadı. Bavuluna baktı. Açmadı. Kalkmadı. Konuşmadı. Sadece biraz daha derin oturdu. Çünkü bazı duraklar, sonsuzluğun küçük kopyalarıdır. Ne başlar ne biter. Orada sadece “olunur.”

Ve artık zamanı saymıyordu. 
Çünkü bazı insanlar, 
zamanı değil, sessizliği biriktirir.

Ve bazı istasyonlar,  
sadece gitmeyenleri hatırlar.


Sabah geldiğinde istasyon hâlâ sessizdi. Fakat bu sessizlik artık tanıdık bir yalnızlıktan çok, kutsal bir boşluk gibi geliyordu. Gri duvarların rengi açılmamıştı ama içindeki gözlerin tonu değişmişti. Uzakta bir horoz sesi duyuldu, sonra bir kapı gıcırtısı. Ama istasyon hâlâ kendi zamanına sadıktı.

Bavulunu açtı. Yavaşça. İçinden hiçbir şey çıkmadı. Sadece o boşlukla yüzleşti. Ağırlığı, içindekilerden değil, içinde hiçbir şey olmamasından geliyordu. Ve o anda anladı: bazı yükler taşınmaz, sadece tanınır.

Raylara doğru yürüdü. Her adımı dikkatli, ağır, ama geri dönülmezdi. Rayların ortasında durdu. Yukarı baktı. Gökyüzü hâlâ griydi ama artık gökkuşağı beklentisi yoktu. Çünkü bazen renk, yalnızca bir istek değil, bir kandırmacadır. Ve gerçek, bazen sadece grinin tonlarında yaşar.

Bir trenin gelip gelmeyeceği önemli değildi artık. İstasyon bir yere götürmeyecekti onu, o da bir yere gitmeyecekti. Bu sonsuz sabitlik, bir sonun değil, bir kararın sonucuydu. Hareket etmeden de tamamlanabileceğini öğrenmişti.

Son bir nefes aldı. İçine toz, nem, metal kokusu doldu. Ama en çok da kendisi doldu. İçinde ilk kez bir bütünlük vardı. Bu eksik, bu unutulmuş yerde — bir tamamlanmışlık duygusu. Belki dünya bunu anlayamazdı ama bu dünya için yapılmamıştı zaten.

Sonra oturdu rayların kenarına. Tren gelmedi. Gelmeyecekti. 
Ama o, beklemiyordu artık. 
Çünkü bazı yollar bitmez. 
Bazı istasyonlar sonsuzdur. 
Ve bazı insanlar… 
bir yere varmasalar da, 
kendilerine ulaşmayı başarır.

İstasyonda 17 saat. 
Bir ömrün özüydü belki de.

 Ve eğer düşersek bu yolda söyleyecek sözümüz olsun ve eğer kalkarsak ayağa tekrar, bunu senin sayende yaptığımı bileyim!

Copyright © 2025 – Academic’N Roll Cyber Project –  2013 –

yoldaprojesi@proton.me