Göz Kapaklarında Taş Taşıyanlar

Kimse doğduğunda taş taşımaz. O yük zamanla gelir, sessizce, fark ettirmeden. Başta küçük birer tortudur onlar; göz kırparken bile hissedilmez. Ama zaman geçtikçe, susulur, geceler konuşmadan geçer, yüz kasları güldüğünü unutunca, o küçük tortular sertleşir. Her uyanış biraz daha ağırlaştırır göz kapaklarını. Uykusuzluktan değil bu, içsel bir taşkınlıktan. Gözlerini kapatmak huzur değil, bir kaçış olur. Çünkü kapanan her göz, içeride sıkışan bir çığlığı bastırır.

Bazıları sabahları uyanamaz. Bazıları ise geceyi hiç terk etmez. O iki hâl, aynı yola çıkar. Işıktan korkanlar ve karanlığa alışanlar, birbirinden farksızdır. Bir odada, perdesi çekilmiş pencerelerin önünde otururlar. Dışarıdaki her şey, içerideki yığının karşısında önemsizleşir. Görmek istememekle, görünmemek arasında bir yerde kalırlar. Göz kapaklarını kapamak da açmak kadar zordur. Çünkü her hareket, içerdeki ağırlığı biraz daha yüzeye taşır.

Onlar konuşmaz fazla. Konuştuklarında sesleri duyulmaz. Çünkü kelimeler onlara ihanet etmiştir. Anlatmak istedikleri hiçbir şey, ağızdan çıktığı haliyle karşıya ulaşmaz. Bu yüzden çoğu zaman susarlar. Sessizlik, onların doğal dili olur. Cümle kurmak, taş taşımaktan farksızdır. Dudak kıpırdar ama içten gelen bir şey yoktur. Boşlukla dolu bir yankıdır sadece, başka bir şey değil. İnsanlar “konuş” der, ama neyle? Hangi kelime taşı anlatır?

Çünkü hatırlamak, unutmaya çalıştığını yeniden yaşamak demektir.

Bir aynanın karşısında durduklarında gördükleri, kendileri değildir. Yüzün hatları, gözlerin çizgisi, dudakların şekli — hepsi yabancıdır. O aynaya bakan bir tanıdık değil, taşı yıllardır sırtlamış, omuzları çökmüş, içten içe çatlamış bir yansımadır. Ve zamanla o yüz, kendi yüzü gibi gelmeye başlar. Artık eskisini hatırlamaz. Hatırlamak istemez. Çünkü hatırlamak, unutmaya çalıştığını yeniden yaşamak demektir.

Her yeni gün, aynı yükle başlar. Neşe bir lüks, hafiflik bir yalandır. Gözlerini ovuşturduklarında uykudan değil, ağırlıktan arınmak isterler. Ama hiçbir şey eksilmez. Sadece taşlar yer değiştirir. Biraz daha sağa, biraz daha derine. Bu insanlar zamanla göz temasından kaçar. Çünkü birinin gözünün içine bakmak, kendi gözündeki taşı ifşa etmektir. Oysa bu yük, kimseyle paylaşılmaz. Paylaşılsa da hafiflemez. Bazen bir omuz yeter, ama çoğu zaman sadece taşın altında ezilmek düşer insana.

Bir odanın içinde otururlar, ama o oda onlar için yalnızca dört duvar değildir. Düşüncelerini sakladıkları, dış dünyadan kopuşun ta kendisidir. Masa, sandalye, duvar, pencere. Her biri bir sessizliktir. Hiçbir eşya ses çıkarmaz, çünkü her şey içeri gömülüdür. Bu odalarda zaman akmaz. Saatler geçer ama hiçbir şey değişmez. Sabah olur, akşam olur, ama içerde hâlâ aynı karanlık dolaşır. Dışarısı başka bir gezegendir artık. Adım atmak, yerçekimsiz ortamda yürümek kadar yabancı gelir.

Onlara bakanlar, yorgun der. Tembel der. İlgisiz der. Ama ne olduklarını bilmez kimse. Onlar tarif edilemezler. Bir hastalık değildir bu, bir ruh hali de değil. Bu bir biçimdir. Var olmanın başka bir hâli. Taşla şekillenmiş bir iç mimaridir bu bedenin içinde. Konuşmamak, gülmemek, katılmamak, dahil olmamak. Tüm bunlar bir tercih değil, bir zorunluluktur. Çünkü içlerinde dönen şey, dışarıya sığmaz.

Bazıları yazmaya çalışır. Bir defterin başında saatler geçer ama sayfa boş kalır. Cümleler akmaz, çünkü ağırlık mürekkep değildir. Ne anlatacağını bilse bile, nasıl anlatacağını bilemez. Çünkü taş dil bilmez. Ve yazı, kelimelere değil, hissettiklerine muhtaçtır. Oysa onlar hissetmezler artık. Sadece taşırlar. Taşımanın nasıl bir şey olduğunu anlatmak da bir başka yük getirir. İçinde yaşadığın şeyi dışına dökmek, tekrar yaşamak gibidir. Ve bu tekrar, parçalar insanı.

Günlük hayatın küçük ayrıntılarında bile görünür bu durum. Bir çorba kaynar ama içilmez. Bir kitap açılır ama okunmaz. Bir telefon çalar ama cevap verilmez. Her şey yapılabilir gibidir ama hiçbir şey yapılmaz. Eylemlerle düşünceler birbirine uymaz. Hareket etmekle yaşamak aynı şey değildir. Ve onlar hareket etseler bile yaşadıklarını hissetmezler. Çünkü her adım, göz kapaklarındaki taşla yavaşlar.

Bazı sabahlar her zamankinden sessiz geçer. Sanki dünya birkaç ton daha ağırdır. Perdelerin arasından sızan ışık bile acı verir. O günlerde aynaya bile bakmazlar. Aynalar, yalnızca yüzü değil, taşı da yansıtır. Ve o yansıma, insanın kalbini deler. Gözlerinin içindeki sessizlik, aynadan dışarı taşar. O yüzden yüzünü elleriyle kapatan insanlar vardır. Çünkü görmek, tahammül ister. Herkesin sahip olamayacağı bir güç.

Kalabalıkların arasında yürürken bile yalnızdırlar. Sanki saydam bir duvar onları diğer insanlardan ayırır. Herkes konuşur, güler, bağırır ama onlar sessizdir. O sessizlik içinde binlerce ses yankılanır. İçeriden içeride bir kapı daha vardır. O kapının ardında konuşan, bağıran, kırılan bir benlik. Ama o kapı hiç açılmaz. Çünkü açılırsa her şey çöker. Taş dökülür, çığlık kopar, her şey darmadağın olur. Bu yüzden o kapı sıkı sıkıya kapalı kalır. Sessizlik, bir korunma biçimidir.

Bazen biri gelir. “İyi misin?” diye sorar. Bu soru bir bıçaktır. Çünkü cevap verilse yalan olur, verilmezse kabalık. Ve çoğu zaman baş sallanır. “İyiyim.” O cevap, bir çaresizlik yığınıdır. Taş taşıyanların en iyi yaptığı şey budur: idare etmek. Ne olduklarını anlatmazlar. Çünkü anlatmak, açılmak değil, açılınca dökülmek demektir. Ve dökülenin yeniden toplanması çok uzun sürer. Belki de asla olmaz.

Zamanla taşlar şekil değiştirir. İlk zamanlar ağırdırlar, zamanla sabitlenir. Bir uzuv gibi. Taşsız bir hâli hatırlamaz olurlar. Onsuz yürümenin neye benzediğini unuturlar. Taş, bedenin bir parçası olur. Ve öylece yaşarlar. Yaşamak kelimesi belki abartılı olur ama en azından sürerler. Her gün yeniden taşırlar kendilerini. Uyandıklarında ilk hissettikleri şey, taşın hâlâ orada olduğudur. Ve bu, en acı gerçekliktir. Bir gün gider umudu yoktur. Çünkü o taş, artık onlar olmuştur.

Bazıları gece daha iyi hisseder.

Bazıları gece daha iyi hisseder. Sessizlik daha sessiz olduğunda, dünya daha yavaş döndüğünde, içerideki taş daha net duyulur. Kimi bu sesi bastırmak için müzik açar, kimi televizyon. Ama hiçbir ses, iç ses kadar kuvvetli değildir. Geceleri en derin uykusuzluk başlar. Göz kapakları kapanır ama zihin ayaktadır. Uyusan bile içinde uyanık kalan biri olur. O kişi, taşın efendisidir. Ve o uyumaz.

Bazı günler herkesin taşı büyür. Herkes biraz daha içine çekilir. Ama göz kapaklarında taş taşıyanlar, yıllardır bu hâlde yaşadıkları için durumu fark etmezler. Diğerleri bozulur, onlar sabittir. Duygular inişli çıkışlı değildir. Çünkü artık grafik yoktur. Her şey bir çizgi hâlindedir. Sıfıra yakın, ekside seyreden bir düzlem. Mutluluk çok uzaktır. Üzüntü de. Hissizlik başrolü oynar. Ve bu hissizlik, zamanla tek güvenli alan olur.

Bazıları bir gün çıkar o yükten. Ama bu, taşın kaybolmasıyla olmaz. Sadece yeni bir taşı eskiyle değiştirirler. Daha hafif belki ama yine de ağırlık. Çünkü insan boşluğu taşıyamaz. Bir şeyin yokluğu, bazen varlığından daha ağır gelir. O yüzden hep bir taş vardır. Değişen sadece şekli, rengi, dokusudur. Ama yük, hep yüktür.

 Ve eğer düşersek bu yolda söyleyecek sözümüz olsun ve eğer kalkarsak ayağa tekrar, bunu senin sayende yaptığımı bileyim!

Copyright © 2025 – Academic’N Roll Cyber Project –  2013 –

yoldaprojesi@proton.me