içimdeki dinmesi gereken şu sınırsız yaratma arzusunun yarışı yatışınca hüzünlü bi şarkı açtım, ben hep hüzünlü şarkılar açarım, sanırım kafeslendiğim hayat bu şarkılarla susuyor kafamda, ahlaksız kalabalıklara karıştım, tabiatın götünü başını izledim oturup bi bahçede, gerizekalı kuşlara baktım, bi çocuğun yürürken düştüğünü gördüm, biraz uzay belgeseli izledim, biraz da mutena yerlerinden hatırladım bir kaç kadını, tül perdelerinden rüyalarımdan konuşacak birini aradım yanımda, yoktu, genelde de olmaz zaten, bir deliyi deli yapan öncesizliği değil, sonrasızlığıdır, eskiden ressam olmak isterdim, belalı caz oğlanlarıyla sabahladığım bar tabureleri, hala anlayamıyorum bu arada, usandım mı yoksa uslandım mı ya da ufalandım mı, ellerinin sesini hatırlıyorum, uykumu bölen yanımdaki suratın, ben çok görkemli dayaklar yedim, uzanıp çözüldüğü yerlerinden eklemlerimi, pencerelerden dışarı bakar gibi sahiplendim, hiçbir gülümseme bastırmadı gözlerimdeki gölgeyi, oysa bütün iftiralara geberinceye kadar fenalaşan ben, çıkıpta hava alacağım bir boşluk aradım onca yumruklarda, insan gizli bir haritadır, aşağılık bir harika, herkesten ve her şeyden, hatta bütün baharatlardan tiksindiğim bir sarhoşluktayım, biçiminde caddeler var arka sokakların kokusunun, ben epilepsi krizleriyle büyümüş bir çocuktum onun rengarenk masalında, içimdeki kirli cin, bir resim, bir sesim gibi parçalıyor kemanın tekini az önceki dayadığı omzuna vura vura, müthiş korkularla sokuldum sarhoşluğa bu gece, tersliğinden kavradım savruluşlarımı, az önce birinin cesediyle yürüdüm, şimdi ise başka birinin cesediyle eski moda intihar metotlarını tartışıyorum, silahın namlusundan şehvetle kıvrılarak çıkan bir duman gibi çıkıyor, biranın kapağını açar açmaz içindeki hayalin, bazı şeyleri kabullenerek bakıyorum yıldızlara, yüzünü cesedime dayayıp ağladığını hayal ediyorum bazen, oysa bunca hayat telaşında ve bunca falan filan arasında ne kadar saçma şeylere kaynıyor kanım anlayamıyorum, tesadüf kesinlikle bu günlükleri yazdığım anların yağmura denk gelmesi, seni omzumdaki baş parmağım kadar boyu olan bir serçe gibi besliyorum
kendime ait tek bir kelime bile söylemeden seviştiğim kadınlar, ahmak başlangıçlar ve mahcup ruhlar, sanki çok hevesliymişim gibi unuttuğum ikazlar, lütfen diyorum çok nadiren de olsa aklıma, bu gece olsun mahsur kaldığın kadını seç, uzanıp aranızda yaşadığım şu şekilsizlikler silsilesi dünyanıza itiyorum kendimi, hiçbir sik anlatmayan soru işaretleri, ünlemler, noktalar ve virgüllere ikna etmeye çalışıyorum kafamı, birine cevap versem sanki bir şehre gireceğim, bir şehirdeki ipekten gömleğiyle pazar yerlerinde ayıplanan adam olacağım, masaya attığım zar altı altı gelecek ve eşkiya zaferlerim sakinleşecek, ama olmuyor, ellerimle üstümü örtüp kendimi bulamıyorum örtünün altında, hiçbir şey koymak istediğim yerde değil, ama her şey koyulduğu yerde, dişlerimle tırnaklarımı çekesim geliyor bazen yazmak yerine, tahtadan yapılmış bir at, dev gibi bir ormanın alev alev yandığını izliyor içimde, duvar saatlerine oyuluyor gözlerim ve hala gideceğim bir yer varsa kimseyi tanımıyorum
beşiktaştayım bu bir itiraf
tüm ömürler ve tüm tümörler adına ne bok yiyeceğimi bilmiyorum
abartılı posterler
sahtekar kokulardan bir şelale
yıllardır düşmüyormuş gibi düşüyor başım bir yastığa
paramparça sızıyorum hiç tanımadığım bir yatağa
bir kadına
bir Erkin Koray şarkısına
ve bir cihana sığmayan karanlığa
tasvri müsriftir bazı dansların
ben ne seni hatırlayacağım
ne de seni öptüğüm yeri
bunu unutma
aykut akgül